Başkanlık Sistemi Türkiye’nin Önünü Açar

539
0
Paylaş:

Geçenlerde bir grup milliyetçi arkadaşla sohbet ediyorduk. Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemi konusunda Ak Parti’yi desteklemesine kızıyorlardı. “Dünyada kaç ülke başkanlık veya yarı başkanlık sistemiyle yönetiliyor? Başkanlık hususunda ne gibi bir bilginiz var? Türkiye nasıl bir başkanlık sistemi istiyor? Başkanlık sistemi ile parlamenter sistem arasında ne gibi farklar var?” gibi sorular sordum, ancak hiçbirinden tatmin edici bir cevap alamadım.

Bu sadece milliyetçi kesimde değil, başta başkanlık sistemini çıkaracağız diye savunan Ak partililer de dâhil hemen her kesim böyle. Kimse nasıl bir başkanlık sisteminin istendiğini bilmiyor. Kimi padişahlık gelecek diye çekiniyor; kimi de başkanın Recep Tayyip Erdoğan’ın olmasından korkuyor.

Yukarıdaki gerçekleri nazara alarak başkanlık sistemi hakkında bazı düşüncelerimi bu makalemde sizlerle paylaşmak istedim.

Başkanlık sistemi genel olarak, “devlet yönetiminde tek bir kişinin başkanlığında hükümet etme ve devleti yönetme esasına bağlı siyasi sistem”in adı olarak tarif ediliyor.

Devletin tek elden yönetilmesi elbette güzel. Çok başlılık çoğu kez kaos çıkarmaktan başka işe yaramıyor. Bugün dünyada hemen her alanda ileri gitmiş birçok ülke ya tam başkanlık ya da yarı başkanlık sistemiyle yönetiliyor. ABD buna bir örnek. Malumunuz bu sıralarda ABD’liler yeni başkanlarını seçmek üzere seçim meydanlarında yarışıyor.

Sadece ABD değil, dünyada otuza yakın ülke başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Bu ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri, Azerbaycan, Endonezya, Güney Kore, İran, Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkeler de var. Hatta burnumuzun dibindeki yavru vatanımız KKTC bile başkanlık sistemiyle yönetiliyor.

Demek ki başkanlık sistemi bize yabancı bir sistem değil.

Özellikle bazı milliyetçi arkadaşlar bizdeki başkanlık sisteminin padişahlığa dönebileceği endişesini taşıdıkları söylediklerinde onlara biraz da esprili bir şekilde şöyle cevap verdim:

“Yahu biz Fatih, Yavuz, Kanuni gibi Osmanlı padişahlarına hayran değil miyiz? Onların pozisyonu da başkanlık sistemi ve hatta daha da fazlasıydı. Onların sistemini niye övüyorsunuz da bizde oluşacak padişahlığa karşı çıkıyorsunuz. Biz millet olarak padişahlarla yönetilmeyi seviyoruz. Hem Başbuğluk da bir nevi padişahlık, başkanlık değil mi? Neden başbuğluğu kabul ediyorsunuz da başkanlığı kabul etmiyorsunuz?” 

Söylediklerimin espri yönü olsa da rahmetli Türkeş, başkanlık sisteminin Türkiye’yi kurtaracak tek yol olduğunu hem eserlerinde hem de değişik konuşmalarında dile getirmiştir. Yine rahmetli Erbakan, Özal ve Muhsin Reis de başkanlık sistemini savunmuş ve Türkiye’yi içinde bulunduğu durumdan yükseklere çıkaracak sistemin bu olduğunu değişik konuşmalarında dile getirmişlerdir.

Alparslan Türkeş, “Temel Görüşler “isimli kitabında, “Çağımız kuvvetli, adil ve hızlı icra çağıdır. Türk milleti, dünya imparatorlukları kurduğu devirlerde bunu uyguladı. Bu icra gücünün tek elde toplanmasıyla mümkün. Tarih ve töremize uygun olarak başkanlık sistemini savunuyoruz. Milliyetçi hareket, tek başkan, tek meclis sistemini savunur. İcrayı, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık olarak ikiye bölemeyiz. Her konuda bütünleşmeci olduğumuza göre, icranın başında da bütünleşmeci olmalıyız. Türk tarih felsefesi ve tarihinde icra organı hiçbir zaman bulunmamış yani tek bir başkan tarafından yürütülmüştür. Milliyetçi Türkiye’de de demokratik milli cumhuriyet ilkesi içinde başkan, Türk milletinin yürütme organının tek başı olacaktır. Tek başkan sistemine uygun olarak yasama organı yönünden de tek meclis sistemini savunuyoruz. Avrupa krallık veya federal devlet rejimlerinin bir mirası olan senatonun, millet meclisi yanında yasama işlerini geciktirdiği bir hüviyet taşıması dolayısıyla kaldırılmasını istiyoruz.” demişti.

Rahmetli Turgut Özal, 1990 yılında Başkanlık sistemini gündeme getirdiğinde zamanın Cumhurbaşkanı olan Demirel karşı çıkmıştı. Hâlbuki aynı Demirel daha önceleri Türkiye için en önemli sistemin Başkanlık veya Yarı Başkanlık sistemi olduğunu dile getirmişti.

Bir suikasta kurban giden Muhsin Yazıcıoğlu da, hem 2002 yılında Yeni Şafak gazetesine hem de 2008 yılında Gündüz gazetesine verdiği röportajlarında ‘Başkanlık Sistemi’ne geçilmesi gerektiğini vurgulamış ve şöyle demişti.

“Türkiye acilen başkanlık sistemine geçmelidir. Cumhurbaşkanının milletimiz tarafından seçilmesini savunuyoruz. Parlamenter sisteme göre Cumhurbaşkanının yetkileri çok fazla. Başkanlık sistemine göre yetkileri çok az. Bunu da yerli yerine oturtmak gerekiyor. Tercih yapılmalı. Başkanlık sistemi mi, parlamenter sistemi mi? Biz başkanlık sistemini savunuyoruz.”

Bu listeye Devlet Bahçeli ve Erbakan hocayı da eklediğimizde aslında neredeyse herkesin başkanlık sistemi istediği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Cumhuriyetin kuruluşundan ölene kadar başkan olarak ülkeyi yöneten Gazi Mustafa Kemal de başkanlık sisteminden yana olmuş ve hatta onun yerine geçen İnönü de 12 yıl fiili başkanlık yapmıştır.

Aslında başkanlığa karşı çıkanlar sistemin ne içerdiğini bilmediklerinden bunu yapıyor. Başkanlık, “Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar şartlarını genişleten bir başkanlık hükümeti sistemi”dir.

Başkanın diktatörleşebileceği korkusu da yersizdir. Çünkü başkan seçilecek kişi ilelebet makamda kalacak değil ki! Beş veya on yıl başkanlık yapabilecek kişi nasıl bir diktatör olabilir ki?

Önemli olan başkanı milletimizin seçmesidir. Zaten başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran temel özellik, yürütme organının biçimi ve rolüdür. Şu andaki parlamenter sistemde güya kuvvetler ayrılığı var ama icraatta hiçte öyle bir durum söz konusu olamamaktadır. Yasama ve yargı yürütmenin tasallutundan kurtulamadığından her seçim döneminde adeta bir kaos ortamı meydana geldiğini herkes görüp yaşıyor. Hâlbuki başkanlık sisteminde yasama, yürütme ve yargı organlarının sınırları çok keskindir ve birbirlerine müdahale etmelerine imkân verilmez.

Başkanlık sisteminde yürütme erki tek eldedir ve bunu millet istediğine verir. Başkanlık sisteminde devlet başkanı ile hükümet başkanı arasında ayrım yoktur. Aynı kişi hem hükümet hem de devletin başıdır. Başkan tarafından seçilecek olan kabine üyeleri de devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ortaya koyduğu prensipleri yerine getirmek zorundadırlar.

Başkanlık sisteminde yürütmenin yasamayı feshetmesi imkânsızdır. Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamayacağı için çıkarılacak kanunlarda iltimas ve kayırma söz konusu olamaz. Seçilen başkan dahi olsa başkanlık sisteminde, yasama organının çalışmasına katılamaz.

Başkanlık sisteminin parlamenter sisteme göre birçok avantajları vardır. Bunların başında da yukarıda değindiğimiz gibi kuvvetler ayrılığı gelir. Milletin yetkiyi doğrudan başkana vermesi de ülke yönetiminde karar mekanizmalarının hızlı olmasını sağlar. Ülkeye büyük bir istikrar gelir. Her seçim döneminde yaşanan hükümet kurulmadığından dolayı ekonomik dalgalanmalar yaşanmaz.

Başkanlık sisteminde, yürütme yetkisini halkın seçtiği başkan tek başına kullanırken Parlamenter sistemde bu yetki ikiye bölündüğünden herhangi bir fikir ayrımında yeni bir kriz çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Buna en çarpıcı örnek Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı sırasında Bülent Ecevit ile anlaşamaması sonucu yüzüne Anayasa kitapçığını fırlatmasıyla 2000 yılında ülkeyi bir krize sürüklemelerini verebiliriz.

Bugün ABD başkanlık, Fransa ise yarı başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik ülkelerdir.

Maalesef başkanlık sistemine karşı çıkanlar sistem tartışmasını kişiselleştirmektedirler. Sayın Erdoğan’ın başkanlık sistemini kendisi için istediği iddiaları bu kişileştirmenin temelinde yatan faktördür. Hâlbuki bugün Erdoğan milletimiz seçtiği için zaten fiili olarak başkan gibi davranmaktadır.  Başkanlık sistemine geçildiğinde bugünkünden daha fazla yetkisi olacağını düşünmek yersizdir.

Türkiye’de de, parlamenter sistemin işleyişine yapılan olağanüstü müdahaleler yıllardır sistemi tıkamaktadır. Geçmişteki birçok krizin sebebi parlamenter sistemdir. Bu açıdan Türkiye vakit kaybetmeden Sayın Bahçeli’nin dediği gibi böyle hayırlı bir işi geçiştirmemelidir. AK Parti de bir an evvel bu sistemin yerleşmesi için elinden gelen gayreti göstermeli ve Türkiye’nin önünü tıkayan parlamenter sistemden bir an evvel kurtulmalıyız.

Paylaş:

Yorum Yaz