ERDOĞAN BÜYÜK OYUNU BOZDU!

218
0
Paylaş:

Kurulduğu günden beri değişik savaşlarla Türkiye’yi diz çöktürmeye kararlı olan Küresel güçler, bugün de farklı bir taktik ile Türkiye’yi kıskaca sokmak ve tarihte defalarca yendiğimiz atalarının intikamlarını almak istiyorlar?

Yani yeni bir “Haçlı Savaşı” başlattılar.

Niçin mi?

Cevap tek: “Çünkü büyük oyunu bozdu Türkiye!”

Amerika, İngiliz, İsrail, Almanya, Fransa vb. ülkeleri birer peyk gibi kullanan Küresel güçler, 1960’lı yıllarda “Yeşil Kuşak” diye bir proje geliştirmiş ve bununla uyanan İslam milletini uyanışında ki gayenin dışına sürüklemeyi planlamıştı. Bu projenin önemli ayaklarından biri de “Cihad, Hak-Batıl, İman-Küfür” gibi kavramları içine almayan, dinlerin birleştirilmesini esas alan “Ilımlı İslam” anlayışını bütün Müslümanlara kabul ettirmekti. Böylelikle onlara göre baş edemeyecekleri “Radikal İslam”””(!!!) anlayışını ancak böyle bertaraf edebileceklerdi. Bu şer güçler İslam’ın yok edilemeyeceğini anladıkları için içini boşaltarak bir İslam anlayışı tesis etmeyi hedeflemişlerdi.

Küresel güçler bu melun fikirlerini uygulayabilmek için 1962 yılında Vatikan’da 2. Konsil’i toplamış ve orada önemli kararlar almışlardı.

Hıristiyanlığı diğer dinlerle diyalog istemeye sevk eden sebeplere baktığımızda aslında bugün süregelen “Yeni Haçlı Savaşı”nın o dönemlerde temelinin atıldığını görüyoruz.

Alabildiğine taassupla örülü bir din anlayışına saplanmış olan Hıristiyanlık yüzyıllardır sürdürdüğü tutumunu değiştirerek II. Vatikan Konsilindeki beyanı ile Müslümanlara diyalog çağrısında bulunmuş; bu durum tabiatıyla şaşkınlığa yol açmıştı. 1962-1965 yılları arasında, dünyanın hemen her ülkesinden gelmiş bulunan Katolik Kilisesi’nin en yetkili şahsiyetlerinden iki bine yakın delege piskoposun iştirakiyle toplanan bu konsilin esas meselesi, 20. asrın sonlarında Hıristiyanlıktan oldukça uzaklaşmış bulunan Hıristiyan âlemini, yeniden Hıristiyanlaştırma çarelerini arama ve Müslüman toplumları yeniden Hıristiyanlaştırma olmuştur.

Bu çerçevede 1964 Mayısında VI. Paul tarafından, “Gayr-i Hıristiyanlara Mahsus Daire Başkanlığı” kurulmuş ve faaliyetlerine başlamıştır.

Hıristiyanlığın Müslümanlar ve diğer din mensuplarıyla yapmayı arzuladığı diyalogun temelinde birçok sebep yatmaktaydı. Bunun birinci sebebi Hıristiyanlığın bitmek üzere olmasıydı. Bunu anlayan Kilise, varlığını sürdürebilmek için dünyaya açılmanın kaçınılmaz bir mecburiyet olduğunu gördü ve dinler arası diyalog ile kendisini dünyanın her tarafına tanıtmasının gerekliliğine inandı.

İster 1962 yılında yayınlanan 2. Konsil metni olsun, isterse de yetkili Hıristiyanlar olsun, açıkça söylemeseler ve hatta bazen inkâr da etsele- diyaloğun gayelerinden biri Hıristiyanlığı bütün dünyaya yaymaktır. Bu yeni misyonerlik telâkkisine göre diyalog ile misyonerlik bazılarının sandığı gibi birbirine zıt değildir, bilâkis karşılıklı olarak birbirlerini ihtiva ederler. Misyonerlik diyaloğu gerektirir, gerçek diyalog, zaten aynı zamanda Hıristiyanlığı yaymaktır.

Bu anlamda dinler arası diyalog çağrısı, siyasî bir gaye taşımaktadır. Bazı sömürgeci Hıristiyan devlet adamları, sömürülen Müslüman ülkelerdeki istiklâl hareketlerini zayıflatmak ve onları, kendi lehlerine olacak bir barışa çekebilmek için sertlikleri yumuşatacak diyalog çağrısında fayda ummuşlardır.  Başta Fransız ve İngilizler olmak üzere bazı sömürgeci Batı ülkelerinin hâkimiyetlerindeki ahalisinin çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde istiklâl irade ve mücadelelerinin yoğunluk kazandığı 1950-1960 ve bilhassa 1955-1960 yılları arasında diyalog teşebbüsleri de fazlalaşmıştır. Fas, Tunus, Libya, Fildişi Sahili, Gine, Kamerun, Malaya, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Orta Afrika, Senegal, Cezayir bu tarihlerde mücadele verip istiklâllerini elde eden Müslüman ülkelerdendir. Diyalog arzusunda şüphesiz ki, 1954-1962 yılları arasında bir milyondan fazla kurban veren Cezayirlilerin Fransa ile olan savaşlarının büyük tesiri vardır.

Hıristiyanların diyalog arzu etmelerinin sebeplerinden biri de, İslam’dan uzaklaşmış Müslümanların Hıristiyanlığın davetini kabule hazır hâle geldikleri düşüncesidir.  Tarihte Müslümanların Hıristiyanlığa girdikleri pek görülmüyor; aksi ise çoklukla vaki olmuştur. Bu durum Hıristiyan misyonerlerine şu fikri vermiştir: “Şimdiye kadarki şiddet, iftira, küçümseme vb. tutumumuz onların mukavemetine yol açtı, başarısızlığa uğradı. Hıristiyanlığı tarihte ona bulaşan Batı emperyalizmi, kapitalizm, sosyalizm vb. unsurlardan arınmış olarak bildirdikleri takdirde anlayıp benimsemeleri daha kolay olabilir.

Batıda Hıristiyan telakkisine göre, Müslümanlar medenileştikçe yani modern (!!!) batı eğitimini, kültür ve tekniğini aldıkları nispette İslam’dan uzaklaşırlar. Bu faraziye bazı misyonerlere şöyle bir düşünceye sevk etmiştir: “Çağımızda batı kültürü Müslüman ülkelerde iyice yayıldığından, oralarda İslam’dan uzaklaşan insanların modernizme ve materyalizme düşmemeleri için, bu tehlikeleri atlatarak onlara karşı aşılanmak suretiyle bağışıklık kazanmış Hıristiyan inancı ikame etmek mümkün olabilir.”

Hıristiyanları dinler arası diyaloga sevk eden gayelerden biri de şudur: “Yakın bir zamana kadar Avrupalıların sömürgesi olan Afrika ve Asya ülkelerinde, özellikle Hıristiyanların azınlıkta olduğu yerlerde, Müslüman ahalinin onlara karşı intikam hissiyle hareket etmemelerini sağlamak, onları teskin etmek suretiyle, onlarla beraber yaşayan dindaşlarının emniyet ve refahlarını temin edip barışa yardımcı olmak.”

  1. Vatikan Konsil’inde alınan maddelerin bizi en yakından ilgilendirenlerini burada özetlemeye çalışmamızdaki gaye, diyalogun amacının gerçekten dinler arası bir diyalog olmadığını, gerçek gayenin yeni bir haçlı Savaşı başlatılarak Müslümanların sömürülmesine devam edilmesi olduğunu ortaya çıkarmaktır.

Yukarıdan beri özetlemeye çalıştığım gibi Küresel güçlerin maksadı Hıristiyanlığı dünyaya yaymak ve Papa 6. Paul’un değimiyle, “İkinci bin yılda Asya’yı Hıristiyanlaştırmaktı.” Bunu Pakistan’da Tahirül Kadri, Irak’ta Abdülkerim Kesnizani gibi zatlar önderliğinde açtıkları küresel oyunla sergilerken bizde de başını Fetullah Gülen’in seçtiği ve bir terör örgütü haline dönüşen yapı ile başarmaya çalışmışlardır.

FETÖ, ağını 40 senedir “Ilımlı İslam” projesini başarmak için örmüş, bunun için kullanmadığı argüman kalmamış ve bayağı da başarılı olmuştur. Öyle ki Türkiye halkı ve kamuoyu Gülen’e büyük destek vermiş ve benimsemişti. Türkiye’de büyük bir güç haline gelen FETÖ’nün önünde görünürde hiçbir güç duramazdı.

İşte tam böyle bir ortamda 13 senedir FETÖ’ye verdiği destekleri, “Ne istediniz de vermedik.” Diyerek kabullenen Erdoğan, özellikle 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonları sayesinde oynanan büyük oyunu görmüş ve FETÖ’nün küresel güçlerin bir maşası olduğunun farkına varmıştır. Bu farkına varış biraz geç olsa da, 2013 yılının son ayında patlak vermiş ve FETÖ’nün sinsi planını temelden bozmuştur.

Küresel güçlerin kırk senedir canla başla ve büyük maddi imkânlarla Türkiye’de başarmaya çalıştığı “Ilımlı İslam” projesi, Erdoğan eliyle akamete uğratılmıştı. Küresel güçler Erdoğan liderliğinde yürütülen bu mücadeleyi kabul etmeleri elbette düşünülemezdi. Bunun için “Erdoğan’sız bir Türkiye” planıyla yola çıkmış ve ülkemize yönelik değişik saldırılar düzenlemişlerdir. Gezi olayları, MİT tırları baskını, 17/25 Aralık operasyonları, gezi olayları ve nihayet 15 Temmuz kanlı darbe girişimi ile Erdoğan’ı yok etmeye çalışan küresel güçler bunu başaramayınca son olarak da ekonomik bir operasyona başlamış ve Türkiye’yi güya döviz üzerinden vurmak istemişlerdir.

15 Temmuz gibi bir alçak darbe planı girişimi sırasında tankların, uçakların, helikopterlerin önüne atılarak engelleyen Türk milleti bugün oynanan büyük oyunu da görmüş ve “Cumhur İttifakı” kurarak mücadelesini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu mücadelenin başarılmasında Erdoğan ve Bahçeli’nin katkılarını görmezden gelmek haksızlık olur. “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” Anlayışı ile bir araya gelerek büyük oyunu bozan “Cumhur İttifakı” eminim ki 24 Haziran seçimlerinden de büyük bir başarı ile çıkacak ve ülkemize karşı başlatılan yeni Haçlı Savaşı’nı tıpkı tarihte olduğu gibi yenilgiye uğratacaktır.

Bunun aksini düşünmek bile istemiyorum. Zira Cumhur İttifakı’nın başarısız olması halinde küresel güçlerin yerli maşası FETÖ yeniden ülkenin yönetimine vaziyet edecek ve ülkemiz büyük bir cenderenin içine düşecektir. Bunu vatanını, milletini seven hiç kimse istemez.

Umut ediyor ve bekliyoruz ki bu tekerlek bu tümsekte kalmayacak ve arınlan mutlaka Türk milletinin olacaktır.

Yazımı Üstat Necip Fazıl’ın bir Mısra’sıyla bitirmek istiyorum:

“Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte! 

Ölsek de sevinin, eve dönsek de! 

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! 

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! 

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”

Bekleyenler bunu açık biçimde görecektir.

 

Paylaş:

Yorum Yaz