Fulbright

596
1
Paylaş:

ODTÜ ve KOSOVA

Ne alaka, diyeceksiniz!..

Rumeli Lehçesi ile sesleyiniz; “dinleyiniz”.

Malumlarınız, ODTÜ bugün ülkemizin güzide üniversitelerinden biridir.

Kurulduğu günlere dönelim, ürünlerine bir bakalım. ABD tarafından finanse edilmiş, Fullbright komisyonunda şekillenmiş, kontrollü sol veya Cumhuriyetçi, daha doğrusu CHP uleması yetiştirmeye yönelik programlanmış; ABD muhibbi üretecek bir üniversite olarak kurulmuşsa da, ABD Büyükelçisi Komer’in arabasını da yakacak kadar onlarca “bozuk sayılan” ürün de çıkarmıştır.

Üretilen malzeme, kendi okuluna İngilizce “Middle East Technical University” (METU) diyebilecek kadar Amerikancıdır.

Sadece meale ettikleri American tıraşıyla değil, kafalarının içiyle de milli bir marka olmaktan rahatsız bir nesildirler. Mis gibi ODTÜ markası dururken METU bir özenti veya kompleks değil de nedir?

Biz Yıldızlılar şimdi Star Üniversity’li mi olduk? Lâ havle çektirir bu nötr, faz karışık kafalılar…

Atatürk’e de Father of Turk’s, İstanbul’a Constantinopolis mi diyeceğiz?.ÖDTÜ’lüler.

Neyse, 4 yıl önce kurulan genç Kosova Cumhuriyeti’nin başkenti Priştine’nin en güzel yerlerinden birinde, Türkiye’ye üniversite kurulmak üzere bir arazi tahsis edilir; Hükümet de burayı yapmak üzere ODTÜ’yü görevlendirir. O günlerde Priştine vilâyetinde 3 dilde eğitim yapılabilmektedir: Arnavutça, Türkçe, Sırpça. METU’lu kardeşlerimiz 4 yıldır ne yapacaklarını konuşurken, yere bir tabela, bir çivi, bir kazık çakmayı unutmuşlar, ama birileri uyumamış çalışmış, bizimkileri belki de aynı hedefte sabotaj unsuru olarak kullanmış (bizimkiler kullanıldıklarının farkına dahi varmamışlardır) sessiz sakin Priştine’de eğitim ve bürokrasi lisanı olarak kullanılan güzel dilimizin, Türkçemizin kaldırılmasına çanak tutmuşlar.

Şimdi eğitim lisanı Arnavutça ve Sırpça.

Ve de tabii sizin emperyal lisanınız İngilizce.

Adama sormazlar mı zannediyorsun; be hey Adam, sizi yetiştiren, METU kafanıza mikroçip takan ABD’de, üniversiteler kendi kaynaklarını mı üretiyor, devlet kesesinden mi finanse ediliyor?

Üniversitelerin ardındaki vakıflarla ve o vakıflarla kiliselerin organik bağlarına hiç mi nazar etmediler?

ABD’de laiklik mi elden gitmişti?..

Üniversitelerin üniversal kurumlar olduğunu görmeyenler bu kadar yıl Cumhuriyetimizin bilimsel başarı boyunun kısalığından, İngilizcenin bizim üzerimizde dünya lisanı olarak konuşulmasından 1. derecede sorumlu ve suçludurlar.

İşte, Kaleleri böyle kaybediyoruz.

Yeni hedefler vizyonsuz adamların elinde yok oluyor.

Elinde ODTÜ gibi bir marka olana devlet daha 5 kuruş vermemeli, kendi kaynağını bulabilecek olan yiğit, Rektör olarak ortaya çıkmalı. Hatırla, torpille senden, benden tercihleriyle o koltuklara liyakatsizler oturtulmamalı…

GERİ ÇAĞIRMA

Gazetelerde ara sıra haber çıkar; Japon
araba üreticileri yıl ve model belirttikleri bazı araçları geri çağırırlar.
Bantta ya da üretimde fabrikasyon bir hata bulmuşlardır ve o modeli hiç
çekinmeden toplar, kâr’a zarara bakmaksızın onarırlar.

Bir ırkın
sorumluluk anlayışı… Bu idrake şapka çıkarılır, saygı duyulur.

1960
yılında bu sevimli, saygıdeğer insanlar bir geri çağırma daha yaparlar. O
yıllar bizde ihtilâl dönemidir. Devşirdiğimizi zannettiğimiz, en mahrem
okulumuz Harbiye’de eğitip yetiştirdiğimiz ‘gürbüz’ çocuklar, halk iktidarı
DP’yi darbeyle saf dışı ettiklerinden, sansür ve basına ‘pres’ had safhadadır…

Dolayısıyla bizler,
Japonya’da olanları duyamadık, bilemedik, anlamadık!…

1945
yılında atom bombasıyla yerle yeksan olan Japonlar, kendileriyle kara savaşına
girmeyi göze alamayan Amerikan generallerinin yalanlarıyla teslim olmuşlar; Eğitimden
– sağlığa – iş hayatından – aile hayatlarına bir sürü değişime veya devirim’e
zorlanmışlardır. Bizdeki fullbright komisyonu gibi bir heyet Japon maarif
sistemini şekillendirmiştir.

1960
yılında yedikleri zokanın farkına varan Japon uluları acil bir karar alırlar.

Öyle
ya, geçen 15 yılda kalkınma hızı düşüyor, ülkede sükûnet bozuluyor, hırsızlık
artıyor, aile huzursuzlukları ve suç islemede fevkalade büyük artışlar oluyor.

Sebep
ve sonuç bağlamında yapılan uzun araştırmalar sonucu, Amerika’nın dayattığı
eğitim sistemiyle yetişen nesillerin, Japonya’nın milli, manevi, iktisadi,
sosyal ve kültürel şartlarına uymayan nesiller olduğu gerçeği ortaya
çıkarılıyor.

Japon
ulularının bulduğu çözüm, bu bozuk kafaların diplomaları, görevleri her ne
olursa olsun, üç aylık “Japon maneviyat eğitimine” tâbi
tutulmalarının şart olduğu şeklindedir. Japonlar tekrar Japonluğa sarılırlar ve
bu günlere Japon maneviyatı ile gelirler. Onlardan eski kurulan
Cumhuriyetimizin ve onun MİLLİ (!) maarif siteminin anaokullarından çıkan
vicdani Red’çileri anlamıyorum, anlamakta özürlüyüm ve anlamayacağımda…

Öyle
kör yetiştirildik. Obskürantizm heyulası karanlığında,  karanlık odalarda bize var denilen bir kara
kediyi aradık durduk. Kara denizin karanlığında gelecek kızıl orduyu bekledik. Gelmeyince
birbirimizi yedik. Dışa vuramadığımız enerjimizi, içeride fitneler, nifaklar,
ayrılıklar üzerine inşa edilmiş aynı merkezin, ayrı fikir odaklarının silâhşörleri
olarak birbirimizi yedik bitirdik. Gençliğimizi tükettik.

Şimdi
tam zamanıdır. Gazi Mustafa Kemal’in tarihten ve hafızalardan silinen, kazınan
bir sözünü artık gün yüzüne çıkaralım, silkinelim…

“Ya
elli sene sabredeceğiz, ya da 70 milyon olana kadar bekleyeceğiz.”

Haydi,
ben arızasızım diyenler, pamuk eller kaleme…

Ulus’un
Ulu’su kaldıysa, ayağa kalksın. Kim bilir o kişi, belki de bu satırları
okuyandır. Evet; dedesinin mezar taşını okuyamayanlar. Sıfır meridyen İngiliz
tarafından çalınıp İstanbul’dan ta Greewich’e taşınırken sesi çıkmayanlar. Fethin
nişanesi Ayasofya Camii sahte imzalarla müze yapılırken gözünü kapayanlar. Dünyanın
en çok konuşulan 3üncü lisanı iken, İngiliz oyunu ile Türkçeyi 5inci
yaptırtanlar.

Evet;
METU kafalılar, mikroçip takılanlar.

Evet;
Gül gibi milliyet aidiyetinin sahibi olmak varken peykeciliklerde gezinenler,
Kültçüler, gardropçular, kavramların içi boşatılırken sessiz kalanlar; Geri
kalmışlığımızı, ahlaksızlığımızı, yozlaşmayı sorgulamayanlar, ‘suçum ne’ yerine
‘suçlu o’ yaklaşımında bulunanlar, sonuç? Hepimiz suçluyuz.

Zamanın
da ayağa kalkmadık, şimdiyse tâkat yok…

Geleceğimiz
için. Kendimizi geri çağıralım…

VAKTİ GELDİ HEMEN ŞİMDİ

‘Bakanlık azaltma’ çalışmaları yanında, daha verimli ve sorumlulukları belirleyici bir yapılanma tarzını teşkile çalışıyor Erdoğan.. Kutlamak, cesaretlendirmek lazım… Bu devletin Milli Prodüktivite Merkezi (MPM) diye bir kurumu var. Bir zamanlar Kızılay’da ara sokakta bir apartmanda idi. Gittim. O günkü Genel Müdür: “ilk defa bize ziyarete gelen milletvekili sizsiniz” demişti. İki buçuk saat brifing vermiş ve kurumun önemini, değerini anlatmıştı. Çok şey öğrendim prodüktivite ve verimlilik adına.. Ancak inisiyatif dediğimiz öncecilik hadisesi, hepsinden önemli..

KİM YAPACAK?

Tayip Bey Neşteri vurdu, inşallah doğru keser, doğru biçer. Bize düşen, sadece doğru bildiklerimizi söylemektir. Biz, 19 Bakanlık 11 de müsteşarlık düşünüyorduk Turizm’den para kazanan ülkeler, Turizm Bakanlıklarını kapatıp Başbakan veya Başkanlığa bağlı müsteşarlık haline getiriyorlar.., Ve daha diğerlerini.

Türkiye iki yılda yapılamayan kadastro çalışmalarını bitirdi. İstenirse oluyormuş. Eğitim ve sağlıktan ülke olarak muhakkak para kazanmalıyız. Yabancı hasta ve öğrenci turizmine özel önem göstermeli; Eğitimin üzerindeki kara şal’ı, “obskürantizm heyulasını” kovmalı, kaldırmalıyız. Öğrenen ve öğreten modelinde; Mürşit (kanaat önderi), münevver, arif yetiştiren “milli maarif” modeline geçmeliyiz.

İki Bakanlığımız, isimlerinin önünde “milli” yazar. Bunları ismen değil, cismen ve ruhen “milli” haline getirmeliyiz. Eğitim ve Savunma hatta Savaş Bakanlığı isimleri daha da hoş olur. Milli kişileri bırakıp, diğerlerini kapı önüne koymalı; Fullbright Komisyoncularını, ithal savunma ve silahlarla çalışmayan tankları, patlamayan topları, hedef vurmayan tüfekleri, milli diye kakalanan yazılımları, milli tesislerde yapılan rasambalajları, millete milli gösterip paketleyenleri kapı önüne değil; Uşaklık ettiklerinin kapı önüne adres teslimi göndermeliyiz.

Yazdık, çizdik, söyledik…

Bir ülkenin sanayisi ‘harp sanayi’ ile gelişir dedik. Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve fonunu bunun için kurduk; Sizler yalan konuşuyor, yılan besliyorsunuz dedik. O makamlara cahil bir bakkal, ya da tornacı otursa; Vazgeçtim bir ecnebi otursa, ülke sanayine sizin kadar ihanet edemez. Vali oğlu olmak, o makamların sorumluluğunu taşımak için yeterli değildir. Namuslu pozlarında hiçbir şey yapmamak ve mesuliyeti deruhte etmemekse hiç değil!…

SSM’nin başarılı tek bir milli projesi var mıdır?

Kaç milli sanayiciyi iflas ettirmiş, kaç ecnebi müflis kuruluşu iflastan kurtarmıştır? DPT’den üniversitelere giden AR-GE paraları TÜBİTAK’ın dağıttığı iane ve hibeler kimlerin kursağına gitmiştir? Savunma kuruluşları …..SAN’lar kimlerle çuvala girmekte, ne almak da ve ne üretmektedir. Milyar $’lar Sayıştay denetimi dışında, çiftlik düzeninde iç (ve/veya hiç) edilmekte heder olmaktadır.

Her birisi bir gensoruluk konu, adamakıllı muhalefet yok ki silkelesin!..

İki Bakanlığımızın önündeki Milli lâfzını kaldır Recep Bey. O kelâmlar bizi uyutmak için Tayip Bey… O zaman hakkımı helal edeceğim Sayın Erdoğan!…

BİZE BİÇİLEN ROL NE???

Behçet hastalığını bulan Dr. Behçet’ten beri literatüre giren icatsız bir toplum olmak ve de bu ayıpla yaşamak…

İki adası palikarya tarafından işgal edilirken, görevi Ege’yi izlemek olanlar, işi gücü bırakıp Tekke izlerlerse, orayı hasım görür, oradakilerin işinden aşından artırıp verdikleriyle maaş aldığını, kadir bilmezse, oradakiler sayesinde doğuda yürüdüğünü, gezdiğini bazı şehirlere terörün niye giremediğini bilmemiş, öğrenmemişse!?

Eh şimdi bol zamanda, bol bol okur öğrenir inşallah!…

Paylaş:

1 yorum

  1. Hüseyin Özdemir 21 Nisan, 2018 at 17:17 Cevapla

    Hürmetli Akîl hocam; Ruhumu,gönlümü,yüreğimi
    aklımı,beynimi yiyip beni depresyon ilaçlarına mahkum eden,milletimizide toptan markutlaştıran bu derdimizi dillendirdiğiniz için Allah senden razı olsun.

Yorum Yaz