İSTİHBARAT AĞINDAKİ KÖSTEBEK: HOCIA

839
0
Paylaş:

Seçilmiş bir hükümete yönelik 17/25 Aralık darbe girişimi soğumadan 15 Temmuz 2016 yılında tarihin en alçak darbelerinden birini kotararak yeniden gündeme oturan ve T.C Savcı ve mahkemeleri tarafından FETÖ/PDY (Fetullahçı Silahlı Terör Örgütü/ Paralel Devlet Yapılanması) lideri olarak aranmaya başlanan Fetullah Gülen son otuz yıldır Türkiye gündeminden düşmediği gibi, bazen dünya gündeminde de kendine has özel yeri olan biri. 7 Şubat 2013 tarihinde şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde MİT Müsteşarını gözaltına alma girişimi ve 17-25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 tarihlerinde devlete karşı giriştiği darbe teşebbüsünden beri de artık bir “Hoca Efendi” olarak değil, Türkiye’de seçilmiş hükümete karşı darbe girişiminde bulunan bir “Örgüt Lideri”, “Locaefendi” ve “Darbelerin Efendisi HOCIA” olarak gündemi işgal ediyor.

FETÖ/PDY lideri Gülen’i hep en karmaşık hadiselerin içinde görüyoruz.  Mesela CIA, FBI, MI6, BND, Alman, Japon vb. uluslar arası istihbarat örgütlerinin üst yöneticileri, değişik inançların dini liderleri, Papa, devlet başkanları ve hükümet yetkilileri ile görüşmelerini de hesaba kattığımızda içinden çıkılamayacak bir ilişkiler ağında Gülen çok farklı bir portre olarak karşımıza çıkıyor.

Bu bir iddia değil elbette. Bizzat 17/25 Aralık darbe girişimi sebebiyle FETÖ/PDY militanı olarak aranan Önder Aytaç bir yazısında bu ilişkileri şöyle dile getirmiştir:

“FBI kendi sitesinden ortak hareket ettikleri sivil toplum kuruluşlarını anlatırken, ‘etnik-kültürel’ guruplarla açık kapı politikası gereği; The Anti-Defamation League, The NAACP, The League of United Latin American Citizens (LULAC), The Gulen Institute, The Raindrop Turkish House, The South Asian Chamber of Commerce ve The Islamic Society of Greater Houston gibi sivil toplum kuruluşları ile de işbirliği yaptıklarını ifade ediyordu. Geleceğin huzur adacıklarının kurulması ve dünyanın huzur içinde yaşanabilen bir yer olması bağlamında, Fetullah Gülen hareketinin mensupları ve organizasyonları, yalnızca ABD örneklemesindeki FBI ile değil, MI5, KGB, MOSSAD, CIA, Yahudi Cemaatleri, Zenci hareketleri, Afrika Merkezli Yapılar, Çin Birlikleri ile de görüşmeler yapmaktalar… Bunları bundan sonra da yapmaya daha da fazlası ile devam edecekler.”

Yurtiçi ve yurt dışı birçok olayın merkezinde ya da içinde yer alan FETÖ/PDY Lideri Gülen’in bu noktalara geliş serüveni de önümüze çok ilginç manzaralar seriyor. Mesela 1960 darbesi sonrasında askerlik yaparken Sefarat Yahudilerinden olduğu iddia edilen Orgeneral Cemal Tural ve uzun yıllar MİT Müsteşarlığı yapan Orgeneral Fuat Doğu ile ilginç ilişkiler ağı yaşıyor. Gülen, 1962-1963 yıllarında usta olarak askerliğini İskenderun’da 2. Ordu komutanı orgeneral Cemal Tural’ın yanında Özel Harp Dairesi (ÖHD) adına büyük telsizci olarak yapmış. Cemal Tural ise bilindiği kadarıyla hem Safarad Yahudilerinden hem de Kürt isyanlarından Şeyh Said, Sason, Agiri ve Dersim’de katliam yapan bir general.. Gülen yaptığı bir vaazdan dolayı gözaltına alındığında adı zikredilen iki general bizzat tavassutta bulunarak serbest kalmasını sağlıyorlar.

Gülen’in ilişkide olduğu kişilerden biri de gençliğinden itibaren ABD’de yetiştirilmiş Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli Sefarat Yahudilerinden biri olan Üsteğmen Esat Keşafoğlu.. Gülen, Keşafoğlu ile Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurarken tanışmış. Birçok çevrelerde Keşafoğlu’nun Gülen’i ÖHD ajanı olarak Nur cemaati içerisine soktuğu iddia ediliyor. Bundan olsa gerek daha sonraki yıllarda birçok Nur cemaati Gülen’in içlerine sokulmuş bir istihbaratçı olduğunu söyleme gereğini duymuşlardır.

Hiçbir şey tesadüf olmadığı gibi, Gülen’in Edirne’ye gidişi ve orada imam olarak görev yapması da planlı ve uzun süreli bir görevlendirme sonucu olduğu izlemini veriyor. Edirne’de iken hem İttihat Terakki kökeninden gelen hem de ÖHD elemanı olan ve İspanya’dan gelen Sefarad Yahudilerinden asker kökenli vali Sabri Sarp tarafından da korunup kollandığı bizzat Gülen kendi hatıralarında anlatıyor. Yine Sefarad Yahudilerinden olduğu iddia edilen Edirne emniyet müdürü Resul Bey tarafından aynı biçimde himaye edildiği biliniyor. Bu bilgileri bizzat Gülen’in hayatını anlatan “Küçük Dünyam” isimli kitapta kendisi anlatıyor. Gülen, 1961 yılında askerliğini de istihbarat elemanı olarak Ankara Mamak’taki acemi birliğinde istihbarat muhaberecisi olarak yapmış. Burada da Gülen’i Yahudi asıllı olduğu iddia edilen Albay Reşat Taylan yanına alarak koruyup kolluyor. Gülen askerliği boyunca özellikle istihbaratla ilgili bilgileri Taylan’dan öğrendiğini askerlik hatıralarını anlatırken belirtiyor.

Yine darbe heveslisi bir kısım generallerin ABD işbirliği ile kotardığı 12 Eylül ihtilalı sonrasında her yerde aranırken Gülen’in, ihtilalcı generallerle samimi olduğunu gören, onlarla değişik pazarlıklar yaptığını söyleyen şahitler var. O dönemlerde darbeci General Kenan Evren’in MİT’ten sorumlu yaptığı damadı Erkan Gürvit ile ilişkileri ciddi anlamda sürüyor. Yine Gülen bu dönemde resimleri duvarlara asılarak her yerde aranırken, Türkiye’nin birçok yerinde cemaatini oluşturmak için rahatça gezdiği gözleniyor. 1974 yılında Adalet Bakanlığı yapan İsmail Müftüoğlu’nun anlattığına göre MİT’te görevli bir Kurmay Albay kendisine Gülen’in aranmasıyla ilgili, “bu numaradan ve bir maslahata binaen alınmış karar.” olduğunu söylüyor. Aranan Gülen’in aslında herkesin gözü önünde İzmir’de kendi yapılanmasını oluşturduğu bir gerçek.

Özallı, Demirelli ve Çillerli yıllarda bizzat hükümetler desteğiyle Gülen çok rahat biçimde liderliğini yaptığı yapının TSK, Emniyet, Yargı, Üniversiteler ve devletin hemen bütün birimlerinde hücre tipi örgütlenmesini yürütüyor.

1990’lı yıllarda örgütlenmesini tamamladığı yapıyı kulisten sahneye çıkaracak “Hoşgörü ve diyalog” faaliyetlerine başlıyor. Bu faaliyetlerde de bizzat zamanın hükümetleri ve devlet başkanları tarafından destekleniyor. 28 Şubat sürecinde de bütün Müslümanlar ezilirken Gülen sistemle ve sistemin başı Demirel ile işbirliği yaparak yapılanmasını tamamlamaya çalıştığı görülüyor.

1997 yılında adeta bütün Müslümanların dini lideriymiş gibi; devlet başkanlarının bile yıllarca randevu almakta zorluk çektiği Katoliklerin dünyadaki ruhani lideri Papa ile Vatikan’da görüşmeler yapıyor. Bu görüşmenin kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirildiği ise bugüne kadar hep bir sır olarak kalıyordu. Yine mevcut görüşmede Gülen, “Papalığın açtığı misyonun bir parçası olmak için hazır” olduğunu ve böyle bir görevi yapmaktan son derece memnun olacağını açıkça deklare ediyor ve Papa’ya bir mektup sunuyor. Hâlbuki aynı Papalık bu dönemlerde yaptığı açıklamalarla dinler arası diyalog amacının esas gayesinin “dünyayı Hıristiyanlaştırmak” olduğunu dile getiriyordu.

Gülen, hayatının aranmakla geçtiği dönemlerde bile “Diyanet Görevlisi” olarak görüldüğü için 25 yıllık görevini tamamlayarak Diyanet teşkilatından emekli olabiliyor ve yeşil pasaport alabiliyor.

1999 yılında ABD’ye gitmeden önce yaptığı bazı açıklamalarla (Gazi olayları gibi) aylar öncesinden derin bir istihbaratçı gibi bu olayların çıkacağını haber veriyor ve bunu kendi ağzından kamuoyuna deklare ediyor. Ülkede meydana gelen bazı hadiseler sebebiyle yaptığı farklı açıklamalarda da yeni siyasi cinayetlerin işlenebileceğini söylüyor. Yine kendi açıklamalarından çok önemli mevkide birinin bir kadınla buluşacağını önceden haber alıp, o kişinin kadınla buluşmaya gitmemesi için müdahale ettiğini öğreniyoruz.

Gülen, yaptığı faaliyetlerde bazen devletin savcılarına tosluyor ve hakkında iddianame hazırlayarak “CIA ajanı” olduğu için yargılanmasını isteniyor. Ancak Gülen gücünü göstererek kendi hakkında soruşturma açan savcıyı kendi usulünce seks kasetleri yayınlattırarak cezalandırabiliyor.

Bu süreçte ülke içinde ve dışında birçok gazeteci ve araştırmacı Gülen hakkında “Double Ajan” (Çift taraflı ajan) olduğunu da iddia etti. Böyle bir iddiayı gündeme taşıyan Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu faili bir meçhul bir cinayete kurban gitti. Bu tür bilgileri çoğaltmak mümkün.

Bugün uluslar arası arenalarda Gülen adına konferanslar düzenleniyor, Katoliklerin açtığı üniversitelerde adına kürsüler açılıyor, İngilizler üstün hizmet madalyası veriyor, ADL gibi dünyaca ünlü karanlık bir Yahudi teşkilatı Gülen’in kitaplarını bedava basıp, dağıtıyor…

ABD’nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği’ni çökertmek için örgütlediği ve büyük imkânlarla yürüttüğü “CIA Muhalefeti”nin, Gülen Örgütü’nün önünü açtığı net olarak saptanabiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı “Hür Avrupa Radyosu” ve CIA’nın diğer direk veya endirekt olarak Gülen’i bültenlerinin baş konusu yapıyor.

Gülen’in Türk Dünyası’na yaklaşımı, Amerika’nın Orta Asya’ya olan yaklaşımı ile tam bir uygunluk gösteriyor. Türkiye’nin, diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerini geliştirmesi, son derece önemlidir. Bu ilişkilerin, koşulların elverdiği ölçüde sıkı olması, Türkiye’nin çıkarınadır. Ama Amerika’nın güdümünde kurulacak ilişkiler, Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerinin bozulmasına, bölgesel karışıklıklara ve savaşlara yol açmaktadır. Amerika’nın istediği de budur. Gülen’in, ABD’nin bu planlarında önemli roller üstlendiği görülüyor.

Peki, ilkokulu bile dışarıdan bitiren birisi olan Gülen nasıl biri ki, bu tür karmaşık ve izahı kolay yapılamayan ilişkiler içerisinde yer alabiliyor? Böyle bir gücü ve yetkiyi kimden alıyor? Dünya çapında faaliyetlerin mali kaynakları nereden geliyor?

Gülen’e sorarsanız kendisini “sıradan bir Türkiye vatandaşı” olarak lanse ediyor; ancak yaptıklarına ve açıklamalarına baktığımızda hiçte öyle sıradan vatandaşın yapamayacağı işlerle içli dışlı görünüyor.

Gülen’le ilgili 1999 yılında bir rapor hazırlayan Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ın, “Gülen, gizlenme (Takiyye) sanatının gelmiş geçmiş en önemli virtüözlerinden biri. Devleti ele geçirmek için her yol mubahtır stratejisini izlemektedir. Emniyet’te istihbarat örgütü kurdu. Karşı çıkanları tasfiye etti.” şeklindeki tespitleri ise gerçekten meselenin ne olduğunu ortaya koyma bakımından çok ilginç öğeler içeriyor.

Gülen’i ABD’li istihbaratçılara sorarsanız o zaman başka bir yerde görünüyor. Mesela CIA ajanlarından olan ve ülkemizi de çok yakından tanıyan Graham Fuller Gülen ve örgütü hakkında çok farklı bir değerlendirme yapıyor:

Bu hareket, halen Gülen’in liderlik ettiği en geniş ve en etkili kanadın adına izafeten çoğunlukla Gülen hareketi veya Fetullahçılar (Fetullah takipçileri) olarak bilinmektedir. Klasik Şeriat ( İslâm’ın muamelat ve adalet esasları), hareketin düşüncesinde merkezi bir rol oynamaz. Hareket İslâmi metinlerde, onların literal emirleri içinde değil de orijinal uygulamaları çerçevesinde, bugünün yeni çerçeveleri ışığında yorumlanarak anlaşılmasını sağlamak üzere, ciddi oranda yorum yoluna başvurur. Bu anlamda da hareketin görünümü son derece modernisttir. Fetullah hareketi görüşlerinde rasyonalisttir ve çoğulcu bir toplum içinde hoşgörülü olmaya büyük önem verir. Fetullahçıların Türkiye ve yurt dışında açtıkları okullarda İngilizce ve Türkçe kaliteli seküler (din dışı) eğitim verildiği bildirilmektedir. 

Her ne kadar Fetullahçıların bir siyasal parti kurma niyetleri yoksa da, hareketin liderleri anahtar meselelerde nasıl oy kullanmak gerektiği konusunda milyonları bulan takipçilerine bağlayıcı olmayan tavsiyeler iletmektedir. Üyeleri birçok farklı geleneksel Türk siyasi partilerinde, İslâmcı partilerde ancak çok hafif olmak üzere temsil edilmişlerdir. Nur hareketinin bütün apolitik niteliğine rağmen, Türkiye’nin radikal laikçileri, özellikle askeri liderler, bu hareketi, sahip olduğunu iddia ettikleri “uzun vadede dini aktivistleri devlete yerleştirmek ve sonunda devleti ele geçirmek” niyeti açısından yıkıcı ve hatta tehlikeli olarak görmektedir.”

2007’li yıllarda Londra’da “Lordlar Kamarası”nın ev sahipliğinde adına düzenlenen bir konferansta Gülen için yapılan tarifler de konumuza ışık tutması bakımından gerçekten ilginç. Konferans broşüründe, Gülen İslâm’ı yeniden yorumlayan kişi olarak tanıtılıyor. Londra konferansı için hazırlanan dokümanlarda Gülen kendisine Müslüman’ım diyen herkesi düşündürtecek şekilde şöyle tanıtılıyor: 

“Çağdaş Türkiye’nin lider konumundaki dinci (religious) hareketi olan Fetullah Gülen hareketi, dinler arası gündemi, Batı dünyası ile Müslüman dünyası arasındaki yaratıcı ve olumlu ilişkileri ile seküler modernite kapsamında demokrasi, çok kültürlülük ve globalizasyon konularında çok önemli bir rol oynamaktadır. Avrupa’da Müslümanların gerçek anlamda bir insan toplumu (human society) olması için Gülen İslâm’daki dinsel dokümanları yeniden okumakta ve yeniden yorumlamaktadır.” 

Kazakistan’daki İngiliz Büyükelçisinin bir okul açılışı konuşmasında verdiği şu mesaj ise aslında Gülen’in kimlere çalışmış olacağı hususunda ciddi ipuçları vermektedir: “Bizim dünyada 500 okulumuz var. Buralarda İngilizce eğitim ve öğretim yapılmaktadır. İngiliz kültürüne yaptığınız hizmetler ve İngiliz kültürünü yaymakta gösterdiğiniz katkılar için minnettarız.”

Gülen yaptığı uluslar arası faaliyetlerde Türkiye kamuoyuna göstermek istediği şekilde bir İslâmi gayeyi gütmekte midir? Buna evet diyebilmek gerçekten güçtür. Çünkü Gülen örgütünün kendine belli bir yer ettikten sonra artık hedefe gitmede her yolu meşru görmeye başladığını ve bu noktadan sonra da İslâmi sapmaların birbirini takip ettiğini görüyoruz. Gülen hareketinin yurt dışındaki faaliyetlerini inceleyen ve bu hususta uzman olan Prof. Dr. Hakan Yavuz, Gülen örgütünün dünyayı kazanırken İslâm’dan nasıl tavizler verebileceğini şu cümleleriyle dile getiriyor:

Gülen hareket Risale-i Nur’dan esinlenen bir hareket olmakla beraber bugün başladığı yerde bir hareket değildir. Yani Gülen hareketinin çeşitli dönemleri vardır. Bir dadaş dönemi vardır. Bu soğuk savaşın etkisiyle komünizmle mücadele derneklerinde yer alan komünizme karşı İslâm’ı araç gören bu solcuları susturun diyen bir milliyetçilikle karışık bir İslâm vardır. Bu 1980’lerden son Neo-liberal ekonomik politikalarda beraber onlara ayak uydurmak isteyen, eğitimle açılmak isteyen bir Gülen hareketi var. 28 Şubat sürecinden sonra küreselleşmeyle beraber küreselleşmenin tonlarına göre İslâm’ı yorumlayan bir Gülen hareketi var. Fakat Gülen hareketine nurcu bir hareket demek doğru değildir. Geldiğimiz noktada Gülen hareketinde iktidar ve güç önemlidir. Son derece başlı başına bir değerdir güçlü olmak, iktidar sahibi olmak. Gülen hareketi bence tarikatlaşmıştır. Tarikattan kastettiğim şudur: Lider etrafında şekillenen bir hareket haline geldi. Gülen belki şahsında bu ayrışmayı görüp daha Kalvenist bir yaklaşımla, İslâmiyet’i başka bir şekilde yorumlamaya kalkarak, başka bir üsluba yaklaştı ve bugün belki tesadüfen belki de gerçekten tesadüf olmayacak şekilde bu küresel sürece eklenmiş oldu ve tırnak içinde başarılı oldu. Ama bu geçici bir başarı. Gülen harekâtı kapitalist sisteme girdikçe, kapitalist sistemde bu hareketin içine girdi. Yani burada Kalvenizm çok iyi niyetle başlamasına rağmen daha sonra bir diktatörlüğe dönüştü ve daha sonra da çöktü. Ciddi bir çöküş yaşadı. Gülen hareketi dünyayı kazanırken İslâm’ı kaybediyor. Yani İslâm’ın ahlaki boyutu biraz geri plana atıldı. Ciddi anlamda güce endekslendi. Amaç için her türlü araç meşrudur noktasına gelindi. Moderniteye teslim oldu. Bence din modernitenin eleştirisini yapması gerekiyordu. İş sermayeye dönüştü. Kapitalizmin ruhu dinsel rasyonaliteyi hâkim aldı. Kapitalizm dinsel değerleri yeniden tanımlıyor. Gülen hareketinde onun için bir Kalvenizm ciddi anlamda söz konusu. Gülen Hareketi Türkiye’ye her taraftan sızdı, teslim oluyor. Gülen hareketinin günümüzde sınırlı bir başarısı söz konusu, ortada Gülen hareketinde çok büyük bir entelektüel yani bir düşünce değişimine yol açacak bir tavır, bir duruş, davranış yok. Yani büyütülmedi bu. Çünkü Gülen pratiğe yönelik gündeliği ve iktidarı hedefleyen bir harekettir. İktidar araçlarını nasıl ele geçiririm bunu hedef alıyor. Cemaat kendisine Amerika’nın yanında olduğunu gösterme çabası içinde. Böyle bir şey yok. Amerika’nın cemaate ihtiyacı yok. Cemaatin Amerika’ya ihtiyacı var. Bakın Gülen’in Green Card sürecini biliyorsunuz. Orada ki yaşanan olaylar… Yani Amerika Gülen’i böyle kullanıyor. Gülen üzerinden orduyu vurmaya çalışıyor.”

Hakan Yavuz’un dediği gibi Gülen, güç ve iktidar hülyalarıyla yatıp kalkan biri midir? Bu hususta gücünü korumak için herkesle işbirliğine gidebileceği iddiaları doğru mudur? Bu tür iddiaların doğruluğunu Gülen’in faaliyetlerine baktığımızda çok açık biçimde görüyoruz. Çünkü Gülen’in, ister ülkemizde isterse de dünyada yaşanan birçok olayda kendi gücünü ve cemaatini korumak için diğer Müslümanların zarar görmesine hiç aldırmadığı görülüyor.

 Gülen’i devletin istihbarat birimlerinin hazırladığı raporlarda da görüyoruz. Değişik dönemlerde hazırlanan MİT raporlarına göre Gülen çok farklı biri olarak karşımıza çıkmaktadır:

“Alışılmış din adamı görüntüden uzak, din adına farklı söylemleri bulunan kimi zaman ‘Sfenks’ kadar sessiz, kimi zaman Atatürk’ü övmeye gerek duyan; kimi zaman 8 yıllık eğitime destek verecek kadar reformcu, rejim yandaşı ve aydın bir düşünür, kimi zamanda farklı dinlerin temsilcilerine dünya barışı adına çağrılar yapacak, hatta Papa ile fikir teatisinde bulunabilecek kadar da enternasyonal yanı güçlü ve kendi düşüncelerinin zıttı olanlara karşı ‘hile mubahtır’ yöntemi ile tedbirler geliştiren biridir.

Gülen’in yeterli bir din eğitimine ve bilgisine sahip olduğu kuşkuludur. Ama dini bütünüyle bilmeyen fakat itikatlı olduklarına inanan insanları etkileyebilecek noktayı iyi keşfetmiş, üstün bir zekâ sahibi olduğu söylemleri de gündemdedir. Din bilgesi olmayı gerektirmeyen dini hikâyeleri, ıstırap yüklü ses tonu eşliğinde, sohbetlerinde gözyaşı suyu ile kişilerin manevi alanlarına nüfuz edecek şekilde anlatan ve kişileri istediği yöne sevk etmeyi başarması birçok entelektüel kesimin kendisinden etkilenmesini sağlamıştır. Gençlerimizin ülke menfaatleri ve değerleri açısından hangi noktalarda bulundukları, nihai hedeflerinin ne olduğu tam olarak belirlenmiş olanlarla gizlenme yeteneğine sahip bulunan çeşitli maskeler ve kamuoyu desteğiyle yollarına devam etmekte olan ve üzerindeki ‘giz’ perdesi tam olarak kaldırılmamış masumane görünümlü kimi organizasyonların çekim alanlarına girmelerine mani olabilecek ölçülerde uyarmadığımız ve yeterli bilgilerle teçhiz edemediğimiz de bir başka gerçektir. Böyle olduğu içindir ki gençlerimiz halen birtakım kişi ya da legal ve masumane görünümlü gruplaşmaların etkinliğini artırmada bu kişi veya örgütlerin hedefledikleri noktalara ulaşma ve bu yöndeki planlarını hayata geçirmeleri konusunda cazibe merkezi olmaya devam etmektedirler.

Gençlerimiz üzerinde oynanan bu oyunlardan da anlaşılacağı gibi devletin bazı önemli mevkileri ile birlikte teşkilatımız bünyesinde bulunan başta Polis Koleji ve Akademisi olmak üzere, birçok eğitim kurumumuz adı geçen tarikatın ilgi alanına girmiş teşkilatlanmaları adeta bir sistematiğe bağlanmış gibi devam etmektedir.

Gülen cemaatinin devlet içindeki yapılanması alışılmış örgütlenme modelinin dışındadır. Tarikata göre; makamlar öncelikli, kişiler ikinci plandadır. Bu nedenle kişiler makamlara tercih edilmekte ve gerekirse ya da herhangi bir nedenle güç durumda kalındığında kişiler feda edilerek yerlerine hazır tutulan kendilerinden olan kişilerin getirilmesi için yoğun çaba sarf edilmektedir. Mümkün olmaması halinde mevcut bürokrat ya da siyasetçilere hoş görünmek suretiyle kendi tabirleriyle ‘Kullanabildiğin sürece ya da sana zarar vermeyecekse istifade et’ taktiği ile yönetim kademelerini kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar. ‘Işık tarikatı’ olarak adlandırdığımız Gülen örgütlenmesinin yol göstericilik ve irşat edicilik şeklinde tanımlanan yapısının dışında; Gülen’in kendi deyimi ile ‘Dava adamı ne muzafferiyetinde ne de mağlubiyetinde tavrını değiştirmez… Her yüce davada, yerinde sebat edip cepheyi koruma bir yiğitlik nişanesidir’ tarzındaki karakter telkini ile Işık evlerinde yetiştirmeden sabırla pişirip olgunlaştırmadan yapılacak her şey ham hayaldir’ şeklinde mensuplarına ihtiyat telkin eden, söylemleri gibi birçok beyanı ışığında ‘Işık tarikatına’ geçirilmiş örgütsel yapı ortaya çıkacaktır.

Marksist literatürde, genelde ‘Militan’ olarak adlandırılan tiplerin yetiştirilmesindeki telkin ve inandırma yöntemleri ile Gülen’in ‘Işık Evleri’ ya da ‘Işık kışlaları’ diye tanımladığı ve ‘Bayrak yere düşmüştür oradan kaldırılmalıdır’ şeklinde örtülü olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önceki döneme gönderme yaptığı ve büyük bir titizlikle gizlemeye çalıştığı hedefi için ‘Hizmet insanı gönül verdiği dava uğrunda; kandan, irinden dar yolları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da sahibine verecek kadar olgun ve yüce yaratıcıya edepli ve saygılı, muvaffakiyetinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de putlaştırmayacak’ şeklindeki izahı hem mücadelenin tarzını anlatmaya, hem de lidere tabi olmak suretiyle ondan irşat ve emir beklemeyi telkin ettiği açıkça ortadadır.”

Bu noktada ister istemez durup şu soruları sormak ve cevabını aramak geliyor içimizden:

“Bill Clinton’ın danışmanı Eckelman’nın yıllar önce söylediği, ‘Gülen İslâm’ın Martin Luther’idir.’ sözleri ne kadar doğrudur?

 Gülen gerçekten içimize sokulmuş bir Truva atı mıdır? 

Gülen uluslar arası bir istihbaratçı mı?

Gülen uluslar arası bir istihbaratçı ise kimin adına çalışıyor? 

Eğer bir istihbarat örgütü veya daha büyük bir organizasyonun adamı değilse, dünya çapındaki bunca faaliyet nasıl icra ediliyor? 

MİT’e veya ‘Derin Devlet’e çalışıyor ise, bugün niçin Türkiye’ye gelemiyor? 

Gülen, Türkiye’ye yönelik operasyonları hangi gaye ile ve kimin adına yapabiliyor? 

Herhangi bir istihbarat örgütüne çalışmıyor ise, bu girift ilişkiler ağı nasıl izah edilebilir?

MİT Müşteşarına operasyon yapacak kadar gücü nereden buluyor?

17-25 Aralık darbesini hangi saiklerle kotarmaya çalıştı?

Halkına uçaklarla, helikopterlerle ve tanklarla ateş açabilecek kadar gözü dönmüş katil müritleriyle 15 Temmuz darbesini yapabilecek bir şeytani ruha nasıl sahip oldu? 

En imani meselelerde bile sırtında yumurta küfesi taşıdığını söyleyerek taviz veren ve hep devlete itaatten söz eden Gülen, neden Türk devletine savaş açıyor?

Yahudi ve Hıristiyanlarla bunca dostluk yapmaya çalışmasının altında yatan gerçek nedir?” Vs. vs. vs…

Bu tür soruları alabildiğine uzatmak mümkündür.

Kimse yanlış anlamasın; elbette bu ülkenin istihbaratı olacak. Herkesin bilmediği alanlarda çalışmalar yapacak. Devletin tehlikede olduğu alanlarda değişik operasyonlar düzenleyecek ve psikolojik harp sanatı uygulamalarına girişecek. Bir devletin bu tür çalışmalarına insanların hukuklarını çiğnemediği, zulüm yapmadığı müddetçe kimse bir şey diyemez. Ancak Gülen gibi dini alanda yetişmiş görünen, kendisine inanan kitlelerin olduğu birinin istihbaratçı olması, derin devlete veya herhangi bir uluslararası istihbarat örgütü ile ilişkisi olması elbette hem kendisine bağlı olanlar, hem de herkes için büyük önem arz eder. Böyle bir durumun ortaya çıkması herkeste büyük sarsıntılar meydana getirebilir.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan beri değişik kurumlar vasıtasıyla din üzerinde kurmak istediğini / kurduğunu ve böylelikle kontrol altında tuttuğunu/tutmak istediğini herkes biliyor. Laik bir devletin “Diyanet İşleri Başkanlığı” gibi bir kurumu olması, devletin din üzerindeki en önemli kontrol mekanizmasını oluşturduğu meselesi yıllardır gündemden düşmüyor. Askeri ihtilallar döneminde bile “Diyanet İşleri Başkanlığı” gibi bir kuruma dokunulmaması ve trilyonların Diyanet bütçesine ayrılması, devletin dinin üzerindeki kontrolünün müşahhas bir örneğini oluşturuyor.

Peki devlet din üzerindeki kontrol mekanizmasını sadece Diyanet kanalıyla mı yapıyor? Diyanet belki de “Derin Devlet”in en derin yapılanmasının gerçekleştirildiği bir kurum olabilir. Ancak bu yapılanmanın sadece Diyanet teşkilatında yapılandığına söylemek safdillik olur. Ülkemizde özellikle dini alanda faaliyet gösteren sivil sosyal grupların (Bazıları buna yanılarak Cemaat diyor) bu kontrol mekanizmasında mühim bir rol oynadığını görmemek ise adeta körlükle eş anlamlıdır.

Bilindiği üzere Gülen emekli bir imam. Bunca aranmasına, kaçak gezmesine rağmen en az yirmi beş yıl devlete hizmet verdiği için süresini doldurarak emekli olabilmiş. Devlet memuru olarak yeşil pasaport almaya hak kazanmış. Gerçi 17-25 Aralık darbe girişiminden sonra meydana gelen karşılıklı çatışmalarda Gülen’in “Yeşil Pasaportu” hile ile aldığı gerekçesiyle devlet eliyle iptal edildi. Yapılan araştırmalar arandığı dönemde de çalışıyor göründüğünü ortaya koyuyor. Aranan bir insanın devlete prim ödemesi ve bu sürenin çalışma olarak kabul edilmesi gerçekten insanın aklına değişik fikirler getiriyor. Bu fikirlerden biri de şudur:

“Gülen bütün faaliyetlerini yaparken ve kaçak gezerken MİT veya değişik bir birimin kadrosunda olduğu için mi böyle kabul edildi? Devletin istihbarat kadrosu gizli olduğu ve tarafımızdan bilinmediği için bilmiyoruz, ama yaptığı işlere ve din adına oynadığı rollere baktığımızda pekâlâ ‘Gülen direkt çalışan bir istihbaratçı olabilir. Ya da direkt çalışan bir istihbaratçı olmasa bile endirekt yollarla istihbaratçıların kullandığı ara eleman olarak devlete hizmet etmiştir’ diyebiliyoruz.”

Gülen için ortaya atılan iddialardan biri de 1960’lı yılların sonunda ABD tarafından halkı Müslüman ülkeler için “Yeşil Kuşak” çerçevesinde geliştirilen “Ilımlı İslâm” projesinde görev almış olmasıdır. Bilindiği üzere Yeşil Kuşak Projesi soğuk savaş döneminde ABD’nin sosyalist bloğu bir şekilde güneyden çevrelemeye çalışma girişimiydi. Batı’dan kapitalist tüketim kuşağıyla çevrelenen Sosyalist blok, güneyden de İslâmi (Cihad ruhundan soyutlanmış Ilımlı İslâm) bir kuşak ile çevrelenmeye çalışıldı. 1970’li yıllar bu projenin özellikle ülkemiz ayağının faaliyet alanına konulduğu yıllardı. Bu dönemde dinin kitleleri kontrol altında tutabilmek için alabildiğine kullanılmaya çalışıldığı görülmektedir. 1960 yılında darbe yapan generallerin Mısırlı Âlim ve şehit Seyyit Kutub’un “ İslâm’da Sosyal Adalet” kitabını MİT mensubu olduğu daha sonraları ortaya çıkan Yaşar Tunagür gibi bir medrese âlimine çevirttirip bastırmalarındaki sır da tam bu noktada kendini ele vermektedir.  Gülen’in Yaşar Tunagür’ün tavassutuyla Diyanet kadrosuna alındığı hesaba katılırsa meselenin boyutları kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Şimdi herkes ister istemez soracak:

“Bütün bunlar bir iddia mı? Yoksa delilleri var mı?” 

Elbette sadece iddia olmaktan öte değer kazanıyor bu görüşler. Çok değişik çevrelerden gelen iddialara, ortada yaşanan gerçeklere, geçmişte yaşanan bazı olayların tanıklarına, sosyal grubun gelişme seyrine ve gelinen noktaya baktığımızda kabul etseniz de, etmeseniz de Gülen’in bir istihbaratçı olabileceğine ya da en azından istihbarat örgütleriyle çok sıkı ilişkileri olduğuna ve “Yeşil Kuşak Projesi” çerçevesinde yetiştirilmiş biri olduğuna ait birçok kanaat ve delil çıkıyor karşımıza.

Paylaş:

Yorum Yaz