İTİRAF EDİYORUM BEN DE ENAYİLİK ETTİM!

1230
0
Paylaş:

Geçenlerde sosyal medyada bir yazı dolaşmaya başladı. Yazıyı 28 Şubat zulmüne karşı tank gibi karşı durduğu için kendisine “Tank Hasan” lakabı takılan Hasan Celal Güzel abi yazmıştı.

Aslında yazı 2013 yılında yazılmıştı ama güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.

Yazının başlığı “İtiraf Ediyorum, Meğer Ben Ne Enayi İmişim!” adını taşıyordu.

“Sayın Milletvekillerine ithaf olunur” cümlesiyle başlayan yazı devlet kademelerinde yapılan hırsızlıkları, yolsuzlukları, aymazlıkları, devlet malını yağmalamaları anlatıyordu. Bu sayılan gayr-i ahlaki şeyleri yapmadığı içinde kendisinin enayilik yaptığını söylüyordu. Aslında yazıda yaptığı güzel bir tariz sanatı örneğiydi. İnsani ve İslami yönden asla yapılmaması gerekenleri bu yolla anlatma cihetine gitmişti.

Yazıyı okurken içim sızladı, yüreğim kanadı. Gözümün önüne Devlet mallarını fütursuzca yiyen insanlar geldi. Bu tiplerin sayılarının çokluğu karşısında ümitsizliğe kapılıyor gibi olsam da, yıllarca devlet görevi yapmasına rağmen asla haksız yere devlet malı yemeyenlerin var olduğunu bilmem bunu engelliyor. Sayıları az da olsa böyle soyadı gibi güzel insanların var olması ve her geçen gün sayılarının çoğalması da ümidimizi şahlandırıyor.

Bize de küçüklüğümüzde devlet malının yetim malı gibi kutsal olduğunu ve asla haksız yere yenmeyeceğini öğretmişlerdi. Allah’a hamdolsun şimdiye kadar devletin malını yeme fırsatı önüne çıkarmadı. Çıksa idi ne yapardım bilmiyorum. “Yemezdim” demek tıpkı bekâr insanın karısını boşamasına benzeyeceğini biliyorum. Çünkü 20 aylık askerliğim hariç hiç devlet görevlisi olmadım.

Devlet görevi yapmamama rağmen Hasan Güzel abinin yazısını okurken ne hikmetse benim de yaptığım bayağı enayilikler olduğunu fark ettim. Bunları yazmanın faydalı olacağına inandığım için okuduğunuz makaleyi yazmaya karar verdim.

İlk büyük enayiliğimi 1980 öncesi yaptım. Ülkemizi karıştırmak isteyenler toplumu kutuplara ayırmış ve birbiri ile çatıştırıyordu. Devlet görevlileri ise Hasan abinin yapamadığı için hayıflandığı(!!!)  işlerle meşguldü. Ülke büyük bir tehlike altındaydı. Kendini devletin sahibi sayarak ortaya atılan ve ülkesini böldürmek istemeyen enayi gençler vardı. Ben de büyük çoğunluk gibi akıllılık edip, okulumu bitirip köşeyi dönmenin yollarını arama yerine bu enayi gençlerin arasına katıldım. Kendimi tam bir cenderenin içinde buldum. Bu enayilik sırasında kurşun da yedim bomba da, yıllarca da hapis yattım, kaçak gezdim. Hülasa gençliğim gitti. Kendime geldiğimde otuzlu yaşları çoktan geride bırakmıştım. Yaptığım enayiliği düzeltme için hayata yeniden tutunmaya çalıştım.

Ama enayilik bir insanın ruhuna hâkim oldu mu peşini bırakmaz. Bir züğürt tesellisi içinde kendimizi devletin sahibi gördüğümüz için ona yapılan haksızlıklara kayıtsız kalamadığımdan yeni bir enayilik yaptım. Ülke meselelerinin çözümüne ait iki sayfalık yazdığım bir yazıdan dolayı bu kez tam 4 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırıldım. Enayilik işte! Sana ne memleketin meselesinden? Koskoca devlet görevlileri(!!) dururken kendini devletin sahibi sayarsan böyle cezalandırılırsın işte! Neyse ki imdadıma rahmetli Turgut Özal yetişip ceza aldığım maddeyi Türk Ceza hukukundan kaldırdı da bu enayiliğini 8 ay hapis ve 4 yıl kaçak gezerek atlatabildim.

Enayilik işte, yapıştı mı gitmiyor!

Bu kez farklı bir enayilik içine düştüm. Neymiş, ülke gençleri manevi bir boşlukta imiş. Nesiller ahlaktan uzak yetişiyordum. O yüzden bizim gibiler (kendini devletin ve milletin kurtarıcısı sanan enayiler) harekete geçip gençliği içinde bulunduğu ahlaki ve manevi boşluktan kurtarmalıydı. Öyle de yaptım. Bu seferki projemiz “Altın nesil” yetiştirmekti. Dünyaya nizam vermekti. Yıllarımız bu faaliyetler içinde geçti. Asla malımız mülkümüz olsun diye düşünmedik. “Yaşama uğruna yaşatma sevdalısı” olmamız lazımmış. Öyle de olduk. Yeter ki birileri yaşasın diye biz yaşama sevdasından vazgeçme enayiliğini kuşandık. Ama sonuçta baktım ki biz enayilik yapıp nesilleri kurtarma gibi bir ütopyanın peşinden giderken, abilerimiz bizim sırtımızdan köşeyi dönmenin, kendisine makam ve mevki yapmanın hesapları içine girmiş. Bunu görünce enayilikten kurtulmanın vakti geldiğine inanarak bu faaliyetlere de son verdim. Aslında bunu yaparken de yeni bir enayilik yaptığımı yıllar sonra fark ettim. Bulunduğum yapı içerisinde köşe dönmek için elime geçen fırsatları değerlendirmedim, topladığımız hesapsız himmetleri bavullar içinde başkalarına verdim. Hâlbuki şöyle bir bavulunu kendime alsaydım şimdi köşe olmuştum. Dedim ya büyük enayilik ettiğimi ben de şimdi itiraf ediyorum.

İtiraf ediyorum ama içimden bir ses bana “sende bu kafa olduğu müddetçe daha çok enayilik yaparsın” diye de fısıldıyor.

Hakikaten de enayiliğim bitmiyor. Herhalde ben bu enayiliklerden ölünce kurtulacağım.

Zikrettiğim yapının gayesinin “Altın nesil” yetiştirmek değil, uluslararası istihbarat örgütlerine çalışmak olduğunu görünce karşı çıkıp ayrıldım. Hâlbuki enayilik etmeyip ayrılmasam ben de uluslararası istihbarat örgütlerine çalışmanın mükâfatını alır, dünyalıklarıma dünyalık katardım. Ama nerde ben de o akıl? Ben enayilik yapmaya devam ettim. Bu kez de Devleti yönetenlerle beraber yürüyen bu yapıya karşı mücadele etmek gibi bir enayiliğin içine girdim. Bedelini ağır ödedim. Arkadaşlar iyi bir gazeteci yazar olduğumu söylemelerine rağmen enayiliğimin eseri olarak kimse beni gazetesinde televizyonunda çalıştırmak istemedi. Öyle ya böyle yel değirmenlerine karşı elindeki mızrakla savaşan bir enayiye kim niye iş versindi ki?

Yıllar yılları kovaladı. Biz enayiliğimizin bedelini ödemeye devam ederken ülke yeni bir cenderenin içine sokulmak istendi. Emperyalist güçler ülkemizin kalkınmasını istemedikleri için yerli piyonlarını kullanarak önünü kesiyordu. Yıllardır devletin her kademesine kendi militanlarını yerleştiren bu yerli piyonlardan biri vasıtasıyla 7 Şubat 2012 ve 17/25 Aralık 2013 tarihlerinde seçilmiş hükümete karşı bir darbe girişiminde bulunuldu. Ülke gerçekten bu grubun elinde oyuncak gibi kullanılıyordu.

Tam böyle bir hengâmede ülkenin başbakanı çıkıp, “Allah’ını ve ülkesini seven bu ihanet şebekesi hakkında bildiklerini devlette ve kamuoyuyla paylaşsın.” Diye bir çağrı yaptı.

Ben durur muyum? Enayilik ruhuma işlemiş ya! Hemen “tam bir kahraman edasıyla) ortaya atılıp bu ihanet şebekesi hakkında bildiklerimi devletimle ve kamuoyuyla paylaşmaya başladım. Gazeteler, televizyonlar yaptığım açıklamaları manşetlerinden yayınlamaya başladı. Devletimiz hemen savcılarını, emniyet müdürlerini görevlendirip bildiklerimi kayıt altına aldırdı. Söylediklerimle bu ihanet şebekesi hakkında ana davalar açıldı.

Bunlar yapılırken ben yine çok büyük bir enayilik ettim. Gazeteler ve televizyonlardan, yaptığım karşılığında kendime gelir etmeyi akıl edemedim. Devletin teklif ettiği koruma talebini bile devletime yük olmasın diye geri çevirdim. Hâlbuki benden sonra bu ihanet örgütünü deşifre edenler bunu bayağı iyi başardılar. Hepsi kendilerine yeni köşeler buldu, devletin koruması altına girdiler.

Dedim ya enayilikte yarışma yapılsa kesin birinci olurum. Hâlbuki enayilik yapma yerine biraz aklımı çalıştırsaydım ben de şimdi bir gazete veya tv köşesinde yerimi alır, hükümetin belediyelerinde programlar yapar keyfime bakardım. Hatta bastırdığım kitapları hükümet yanlısı medya basıp okuyucularına verir ben de köşeyi dönerdim. Dedim ya enayilik yaptım bunları beceremedim.

Hatta öyle büyük enayilik yaptım ki, mahkemelere gidip gelirken verilen yol masraflarını bile, “Devletime yaptığım küçük bir hizmetten dolayı ücret almaya hayâ ederim.” diyerek almadım.

Şimdi diyeceksiniz ki niye bunca enayilik yaptın?

Enayiliğimi tetikleyen en önemli öğe istikamette olmamızı emreden iki ayet oldu. “Bizi doğru yola ilet ve inandığın gibi dosdoğru ol” ayetleri enayiliğimin yakıtı haline geldi. Bir de buna Üstat Necip Fazıl’ın “Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası! / Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası? Mısraları ile Said Nursi’nin de, “Hakkın hatırı yüksektir. Hiçbir hatıra feda edilmez. Hakkı söyleyeceğim, kimin hatırı kırılırsa kırılsın.” Sözleri eklenince benim enayiliğim tavan yaptı.

Ogün bugündür bu enayilikten bir türlü kurtulamadım. Bugün bile hükümeti övüp, iktidar partisine yağ çekip, nimetlerinden istifade etme imkânlarını kullanma yerine hala yanlışlarını yazarak bu yolları da kendi ellerimle kapatıyorum.

Çok büyük enayilik yaptığımın farkındayım ama bu hastalıktan kurtulamıyorum.

Hasan Celal Güzel abi gibi itiraf ediyorum ben son yüzyılın en büyük enayileri arasında yerimi aldım. Kendisine enayiliğimi yeniden fark etmeme sebep olduğu için teşekkür ediyorum.

Buraya kadar enayilikte zirve yapmış benim gibi birinin hikayesini okuduğunuza göre biraz daha sabredip bu yazıyı yazmama sebep olan ve kendisini bizim mesleğin üstadı enayi başı ilan ettiğim  Hasan Celal Güzel’in söz konusu makalesini de okursunuz herhalde..

**

İTİRAF EDİYORUM, MEĞER BEN NE ENAYİ İMİŞİM!

Hasan Celal Güzel

-Sayın Milletvekillerine ithaf olunur-

Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir ‘enayi’ olduğumu itiraf ediyorum.

Bana küçük yaşımdan itibaren ‘Beyt’ül-mal’ın mukaddes olduğunu öğretmişlerdi. Hiç kimse ‘Devlet malı deniz, yemeyen domuz’ dememişti.

Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle ‘eşşek gibi’ çalışmakla geçti.

Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım.

Kimileri bana ‘uykusuz müsteşar’ adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama ‘Ne akılsız adam yahu!’ şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.

“Müsteşarlık ve bakanlık yaparken, devlet malını adeta okşar gibi kullanırdım, çocuklarım servisle ve otobüsle okula gidiyordu…”

Üzerinde ‘T.C. Hükümeti’ yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım.

Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi.

Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler.

Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum.

Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım.

Koruma görevlisi de kullanmadım.

Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.

Meğer ben ne enayiymişim!…

***

YILLARCA ÜST YÖNETİCİLİK, MÜSTEŞARLIK, BAKANLIK YAPTIM…

Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur…

Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim.

Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu.

Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim.

Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım.

O zaman ‘beleş’ cep telefonlarımız da yoktu.

Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim.

Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışında- tek bir hatıra eşya göremezsiniz.

Benim anladığım manada siyasete ‘Zengin girilir, fakir çıkılır’.

Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz.

Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim.

Bilâkis, ANAP’taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran’daki daireyi; YDP’nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya’daki ev ile dedemden kalan Gaziantep’teki evin bana düşen hisselerini harcadım.

EŞİMİN ALIN TERİYLE HAK ETTİĞİ VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜNÜ ENGELLEDİM…

Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alın teriyle hak ettiği ‘Vakıflar Genel Müdürü’ olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.

Sadece bununla kalsa neyse… ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan ‘kıyak emekliliği’ reddedip tek maaşa devam ettim.

Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor.

Başbakanlık Müsteşarı’yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.

Meğer ben ne enayiymişim!…

***

HÂLÂ KİRADA OTURUYORUM… DİKİLİ BİR AĞACIM DAHİ YOK!..

Şimdi 70’ine merdiven dayadım.

Hâlâ kirada oturuyorum.

Kendime ait tek mülküm kitaplarım…

Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda ‘Dikili ağacım dahi yok’.

Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, ‘Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?’ lâfım vardı.

Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız.

Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.

Beni bütün ‘enayiliğime’ rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allah’a hamt ediyorum.

Sabah Gazetesi – 14 Mayıs 2013

 

 

Paylaş:

Yorum Yaz