KISIR DARBELER ÜLKESİ!

584
0
Paylaş:

 

Yüz yıllık tarihine baktığımızda yüzümüzü ak edecek ve başımızı dik tutturacak başarılı işlerle fazla karşılaşmasak da, yüzümüzü kara çıkaracak birçok eylemin/darbenin varlığı hemen gözümüze çarpar. Bunun sebeplerinin başında kuruluşundan bu yana ülkeyi yönetenlerin kendi halkına tepeden bakmaları ve onları yönetmek için çoğu ithal; bir kısmı da halkın yaşadığı hayatla uyuşmayan yönetim biçimlerini dayatmaları gelmektedir. Hele hele bir grup ihtilal heveslisinin adeta on on beş yılda bir moda(!) haline getirdikleri “darbe”ler yok mu?

Bütün darbeler, belirli bir klik ve çıkar grubu tarafından yapılmaktadır. Hiçbir darbe salt askeri cenahın kendi başına gerçekleştirdikleri bir hukuk katliamı ve anayasal düzeni yıkma eylemi değildir. Her darbenin iktisadi ve siyasal destekçileri vardır.

Darbeler, özgürlüğün, özgürlük de darbelerin baş düşmanıdır. Nerede istibdat var ise orada mutlaka istikrarsızlık ve darbe vardır. Darbe, toplumun doğal akışının, zor kullanılarak, dış müdahale ile kesilmesi veya yön değiştirilmesidir. Yapılan müdahale ne kadar iyi niyetli olursa olsun, fıtrata yapılan müdahale her zaman daha büyük rahatsızlıklara neden olmuştur. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Yapıldıkları tarihten başlamak üzere bir daha ki darbeye kadar ülkenin ne kadar yeraltı ve yerüstü kaynakları varsa, sergilenen beceriksizlikler yüzünden heba olup gitmiş ve ülke her darbeden sonra ister ekonomik, ister siyasi, isterse de hangi alandan bakarsak bakalım en azından on yıl geriye götürülmüştür. Her darbeden sonra zuhur edenleri enine boyuna tahlil ettiğimizde karşımıza korkunç bir manzara çıkmaktadır ki; o da, darbelerin ülkeye verdiği zararı (ekonomik, siyasi, sosyal, uluslararası siyaset, askeri vb. alanlarda)  ülkeyi işgal eden düşman kuvvetlerinin vermediğidir. Bu gerçek ışığında ülkemizin geçmişine baktığımızda, ha düşman işgaline uğraması, ha da bir darbeye maruz kalması arasında fark kalmadığı görülmektedir.

Türkiye maalesef yukarıda zikredilen kısır döngüleri kurulduğundan beri birçok kereler yaşamıştır.  Bu kısır döngüler 1960 yıllarına kadar değişik sıçramalarla gelmiş ve ancak “darbe karakteri” taşımayan bir süreç yaşamıştır. Her ne kadar zikredilen süreçte halkımız bir “darbe” ile karşılaşmamış olsa da, zulüm ve baskı altında yaşamaktan kurtulamamıştır. “Ulus devlet” zihniyetinin kendi halkına hediye ettiği(!) bu çarpık yapılaşma, 27 Mayıs 1960’ta farklı bir zemin kaymasına uğrayarak, zikredilen tarihte vatanı kurtaracaklarını zanneden bir kısım iktidar heveslilerinin, “Dostlar alışverişte görsün, darbe yaptı desinler” şeklinde bir gece baskını yaparak iktidarı ellerine geçirmeleri ile, özde olmasa da biçimde farklı bir yapıya bürünmüş ve bundan sonraki süreçte adeta gelenekselleşerek her on yıl da bir tekrarlanır hale getirilmiştir. Bunun neticesi olarak 1971 muhtırası,  ardından olgunlaşması için binlerce gencin ölümü beklendikten sonra 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen darbe ve nihayet adına taşıdığı öğeler dolayısı ile “Post modern darbe” denilen 28 Şubat 1997 ihtilalları zuhur etmiştir. Sistemi rayına oturtmak için yapılan bu girişimler hep hüsranla sonuçlanmış ve ağızlarından düşürmedikleri  “demokrasi”ye(!) geçiş bir türlü sağlanamamıştır.

  1. yüzyılda gelinen noktaya baktığımızda yapılanların bir neticeye gitmediği ve ülke problemlerine bir çözüm getirmediği görülmektedir. Bu da 1960’lara kadar farklı bir çizgide ilerlerken, bu tarihte ihtilal mantığına bürünen ve 1971, 1980, 1997 tarihlerinde tekerrür eden ihtilalci zihniyetin iflas ettiğini gösteren en müşahhas delildir. Zaten zikredilen bütün ihtilallara baktığımızda yıktıkları çok şeyler olmasına karşılık maalesef, yaptıkları hiçbir müspet hizmet görülmemesi darbelerin çözüm olmadığını ortaya koymuştur. Gelinen süreçte yapılan ihtilalların neticesine baktığımızda memnun ve müştekilerin kimliklerine bir göz atmamız, halkımızın nasıl bir manzara ile karşı karşıya kaldığının en iyi göstergesi olur.

Birinci ara rejim,  27 Mayıs 1960’ta gerçekleşti. Ceberut şeflik döneminin ardından 1950’de iktidara gelen DP sayesinde, ekonomik, siyasi ve sosyal açıdan biraz olsun rahat yüzü gören halkımız, 1960 yılında bir darbeye tosladı ve ilk ara rejim kendini gösterdi. 27 Mayıs 1960 darbesinin nasıl bir karakter taşıdığını gelin beraber Üstat Necip Fazıl’ın ağzından dinleyelim: “Haraç isteklilerinin kulüp basmaları şeklinde ‘gece baskını’ diye yaftaladığımız 27 Mayıs 1960 ihtilalına gelince; evet, sureta bu bir ihtilaldır; fakat ‘operet ihtilalları’ diye vasıflandırdığımız Arap ve Afrika hükümet darbeleri arasında belki en şaşkını ve en komiğidir. Ustaca bir kurmay heyetinin bir yürüyüş kıtasına tatbikat planı çizercesine, sırf plan çizebildiğini göstermek için yapılan ve ne mazi, ne istiklal, ne gerçek suçlu ne de korunmaya layık bir davaya ait bir fikir sahibi bulunan bu ihtilal, emekli bir kolordu kumandanının bize söylediği gibi: ‘Daha ertesi sabah ne kadar boş ve gayesiz oldukları’ meydana çıktı. ‘Dostlar alışverişte görsün’ ve ‘ihtilallar böyle olurmuş’ gibilerden, çıkartma kâğıdı usulüyle sehpalar kurulmuş, asılanlar asılmış, zoraki ihtilalcılara ‘tabii senatör’ ünvanıyla muhafaza hisarları kurulmuş, ilim ve hakikat fahişesi bazı profesörlere fetvalar ısmarlanmış, bir anayasa düzülmüş ve sonra da çekilip gidilmiştir. Bu ihtilal şöyle olsun ihtilalcılık oyunu bile değildir.”

İknici ara rejimin startı ise 12 Mart 1971 tarihinde verildi. 12 Mart 1971 senesinde zuhur eden darbe girişimi, zahiri olarak 1960 darbesine benzemese de esasta aynı karakteri taşıdığı açıktır. Sistemi kolladığını ve kurtaracağını zannedenler (!) tarafından “Mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa’nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruridir”, denilerek mevcut hükümete muhtıra vermek suretiyle gerçekleştirilen 1971 Mart muhtırasının ardından ülke her alanda kaosa sürüklenmiş; bunun neticesi olarak öğrenci olayları artmış, anarşik hadiselerde silahlı çatışmaların başladığı bir döneme girilmiş, ekonomik açıdan 70 sente muhtaç duruma gelinmiş, esnaf, çiftçi, çalışan perişan edilmiştir.

Üçüncü ara rejim tarihi ise 12 Eylül 1980’di. 1980 yıllarına gelene kadar adeta bir kaos yaşayan ülkemiz, zikredilen yılda yapılan bir ara rejim kesintisi ile yeniden duraklamış ve bir kaos dönemine girmiştir. 1971’de güya rayına oturtulan (!) sistemin ardından gelen bozuk durum on yıl daha devam etmiş ve nihayet bu en kötü dönemin ardından Türkiye 12 Eylül 1980’de yine bir darbeye toslamıştır. Karakter olarak diğer darbelerden farklı hiçbir yönü olmayan bu ihtilalda, 1997 yılına gelene kadar arkasında yıkım ve kaostan başka bir şey bırakmamıştır.  Ülkeye adeta bir “ferman düzeni” getiren 12 Eylül darbesinin zararları halen devam etmektedir. Zira bu dönemde, ihtilalın başındaki Kenan Evren ve Konsey üyesi arkadaşları “kanun yapma” görevini üstlerine almış ve Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanun’a göre, halen sancılarını çektiğimiz birçok yanlış ara rejim kanunu (Tam 838 adet) çıkarmışlardır. Üstüne üstlük çıkardıkları yasalarla hem ülkenin bütün iplerini ellerine almış, hem de Milli Güvenlik Konseyi’nin yayımlayacağı bildiri ve kararlar ile çıkarılacak bütün Bakanlar Kurulu kararnameleri hakkında hiçbir şekilde dava açılamayacağı konusunda kanunlar yapmışlardır. Böylece darbeciler kendilerine sırtlarına sağlam bir hukuk zırhı geçirmiş ve aradan geçen yirmi yıla rağmen bunu çıkarmak hala mümkün olamamıştır. Ayrıca Anayasada yapılan değişikliklerle, darbeciler tarafından halka bol geldiği düşünülen birçok özgürlük kısıtlanmıştır.

Dürdüncü ara rejim girişimi ise 28 Şubat 1977 tarihinde kotarıldı. 1980 darbesinin ardından gelen 90’lı yıllarda esen Özal rüzgarı darbelere biraz ara verdirmiş olsa da, darbe histerisi 1997 senesinde yeniden hortlamış ve çok sevgili devletlûlarımız, milletin meşru oylarıyla iktidara gelen hükümeti, dayatmalarla istifaya zorlamış, yeni bir kaos ve ara rejim dönemi başlamıştır. Bu süreçte halkımızın özgürlükleri yeniden kısıtlanmış, Kur’an Kursları kapatılmış, çocukların Kur’an öğrenmelerine engel getirilmiş, inançlı insanlar zulüm ve işkencelere maruz bırakılmış, İHL’lerin önü kesilmiş, başörtülülere olmadık işkenceler yapılmış, “irtica” bahanesi ile Anadolu’dan çıkan işadamlarımızın çalışmaları engellenmiştir. Bunun için diğerler darbelere nazaran, hareketi yapanların değimi ile biraz daha “Post modern”, siyasilere ve bir kısım kartel medyasına göre ise “Muhtıra” ya da “Düşük Yoğunluklu Darbe” özelliği taşıyan 28 Şubat bize göre de “ülke rantını paylaşmak için verilen bir post kavgası”na dönüşmüştür.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun, “28 Şubat darbesinde siyaset dışı güçler siyaseti yönlendirmeye çalışmıştır. Toplum mühendisliği adı altında dayatmacılık yapılmıştır.” şeklinde tarif ettiği bu süreçten sonra da ülke tam bir kaosa sürüklenmiş, insan hak ve özgürlükleri kısıtlanmakla birlikte, ekonomik olarak büyük krizler yaşanmış ve bu vatanın gerçek evlatları “irtica” denen ve bir türlü tarifi yapılmayan “sanal bir suçlama” ile birçok işkencelere maruz bırakılmıştır.

İki binli yılların ardından girişilen Ergenekon, sarıkız, balyoz, 27 nisan muhtırası gibi darbe/darbeçik girişimlerini de hesaba katarsak ülkemizin neden ilerleyemediğini, neden bazı kargaşaların içinde olduğu daha iyi anlaşılır.

15 Temmuz 2016 tarihinde ABD’deki Neoconlar destekli FETÖ/PDY tarafından girişilen darbe teşebbüsü ise darbe tarihinde görülmemiş bir ahlaksızlığın ve alçaklığın sergilenmesine sebep olmuştur. “Allah ile aldatanlardan oluşan bir grubun” kotarmaya çalıştığı bu alçak girişimde tanklarla, uçaklarla, helikopterlerle halkımızın üzerine ateş açılmış ve 248 şehit, 2235 yaralı meydana gelmiştir. Yunan işgali sırasında bile görülmedik şekilde milletin temsilcisi TBMM bombalanmış; emniyet müdürlüğüne, MİT’e, Polis özel hareket merkezine ve özel kuvvetler komutanlığına alçakça saldırılar düzenlenmiştir. Yine ilk kez camiden çıkanların üzerine kurşun yağdırılmış ve insanlar tanklarla ezilerek şehit edilmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sistemin içinde yeri kesin şekilde belirlenmediği için müdahaleye müsait bir ortam meydana gelmektedir. Ayrıca, şahsiyetsiz ve korkak politikacıların milletin verdiği emaneti gereği gibi temsil edemeyişi de bu müdahalelerde tesirli olmaktadır. Genel olarak askeri müdahalelerin Türk demokrasisinde ve Türkiye’nin gelişmesinde olumsuz etkilerinin bulunduğu söylenebilir. Türkiye’nin en önemli meselesi askeri müdahaleler yüzünden demokrasiye geçemeyişidir.

Netice olarak diyebiliriz ki, başlangıcından bu yana darbelerin ülkemize korkunç denecek zararlar vermiş ve her darbe ülkeyi en az on yıl geriye götürmüştür. Yapılan darbelerle ülke hep geri giderken, darbenin geri planında olan ve ilerleyen bir güruh daima var olagelmiştir. “Dansözlerin ayaklarına milyarlık şampanya patlatanlar, rantiyeciler, seküler dayatmacılar, çağdaş yaşamcılar, azınlık özel sektör, kartel medyası, çeteler, mafya babaları, sendika ağaları, kara paracılar, silah tüccarları, sömürgeci yabancı sermaye, laikçileri” bu çerçevede saymamız mümkündür.

Bir önceki yazımın başında söylediğim sözü burada da tekrarlayarak yazımı sonlandırıyorum:

“Darbecilik, darbe girişimi veya halkın tercihleriyle oluşturulan demokratik bir sistemi herhangi bir yöntemle bertaraf etmeye çalışmak en büyük bir ahlaksızlıktır; insanlıktan nasibini almayanların sergiledikleri bir alçaklıktır. Bütün darbeler ve darbeciler en ağır şekilde cezalandırılmalı ve bir daha darbe girişimine teşebbüs edilemeyecek hale getirilmelidir.”

Paylaş:

Yorum Yaz